İlk Kar

     Bugün ilk kar düştü Ankara’ ya, öyle güzeldi ki… Tam da geçen yıl bu zamanlardı sanırım ya da bilinçaltımın bana kötü bir oyunuydu bu -tam olarak bilemiyorum- ; sen vardın yanımda geçen yıl bu zamanlar, ilk kar düşerken Ankara’ ya.

     Pek bi’ hüzünlüydü kar taneleri, ruhumun her zerresindeki -masmavi bir- hüznün birer temsiliydi sanki.

     Pencereyi açtım, buz gibi bir hava çarptı yüzüme; ellerin geldi aklıma, o minnacık, -tutmayı bırak- bakmaya kıyamadığım ellerin geldi aklıma, sonra unutuverdim soğuğu ve bir sigara yaktım. Ankara’ nın o -çok sevdiğim-  kömür kokan havasını sigaramın dumanıyla çektim içime.

     Sesin geliverdi aklıma; parmak uçlarım uyuştu, yutkunamadım yine. Öyle güzeldi ki kar taneleri… Sen severdin kar tanelerini, hâlâ sever misin?

     Geçenlerde Abdi İpekçi Parkı’ ndan geçtim; hani, birlikte yürümüştük, sen sol yanımdaydın, -sanki az önce olmuş gibi hatırımda- bir şeyler anlatıyordun bana gülümseyerek. O gülüşün… Bağırasım geldi birden, avazım çıktığı kadar hem de, bir küfür savurmak istedim ardından; utandım bu düşünceden, yapmadım, yapamadım.

     Ne de çabuk bitiyor bu meret; artık, günde ne kadar sigara içtiğimi bilmiyorum. Saçların geldi aklıma, her şey sustu.

     Saat kaç acaba? Acıkmıştım; ama bir lokma bile istemiyordu canım.

     Dışarı çıktım saçlarımı bile yıkamadan, cebimde dokuz lira yetmiş beş kuruş vardı; bi’ paket daha sigara aldım ve Hamamönü’ ne indim, her zaman gittiğim yere gittim. Senle oturduğumuz masaya oturamadım, bi’ köşeye geçiverdim; fincanda ve açık bir çay istedim, bi’ sigara yaktım. Şöyle derin bir nefes çekerken sigaramdan -o çok sevdiğim kömür kokulu Ankara havası da eşantiyon- titredim birden, yokluğunu fark edince.

     Birden, bir gelecek kaygısı düştü içime; ne olacaktı? Neyse, dedim ve atıverdim bu fikri bi’ kenara; “olduğu kadar” dedim.

     Zeki Müren’ in, “Sorma Ne Haldeyim” i geliyordu hoparlörden; eşlik ettim üstada sessiz bir şekilde. Bir of, sonra bir şükür… Bir yudum çay, bir nefes sigara çektim.

     “Sorma utanırım, sorma söyleyemem…” Şarkının en sevdiğim bölümünü söylerken Zeki Müren ben sustum, susturdum her şeyi. Unutmak istedim -sen dâhil- herkesi ve her şeyi, sonra bu fikrin saçmalığına güldüm ve karşı masadaki kızın bunu görmemesini umdum.

     İkinci sigarayı ne ara yakmıştım, çayım da bitmişti. Bi’ çay daha istedim aynısından ve kızdım kendime, sigarayı azaltmalıydım.

     Birden, -bir sancı gibi- bir seni arama isteği geldi; ama numaranı değiştirmiştin, yeni numaranı da bilmiyordum. İyi ki bilmiyorum yeni numarasını, dedim kendime; çünkü -evet- hiç böylesine istememiştim seni aramayı. Telefonla yapılan ilân-ı aşklar hep saçma gelmiştir bana; ama cesaret de edemezdim ki karşında konuşmaya, susar kalırdım, o iki kelime takılır kalırdı içimde bi’ yerlere.

     Adımın sesindeki yankısını ne de severdim, bir bilseydin… Şimdi sesine hasretken…

     Belki de hiç bilmeyeceksin kendime bile söylemeye ar ettiğim bu sevdayı, “Bu da geçer, her sabah kanayacak değil ya!..” diyor ya İbrahim Sadri. Yüzünü unutmak fikri düşünce içime …; fotoğrafı var ya diyorum sonra. “Kör olsun sözlerim unuttuysam adını / An gibi aklımdasın” dizesi de hemen sonrasında aklıma geliyor ve yine kızıyorum kendime ve yine acıyorum kendime.

     “Ne zaman iki satır yazmaya kalksam hep sana, hep seni, hep bizi yazıyorum.” derken Zeki Müren çayımı getirdi arkadaş -artık, arkadaş olmuştuk çalışanlarla-; şu şarkılar mahvediyor beni, dedim arkadaşa; güldü.

     Bir yudum çay, bir nefes sigara çekerken içime, yine bir hayale başlıyorum: Yıllar sonra karşılaşıyoruz İzmir’ de, ne tesadüf!.. Sen biraz mahcupsun -ya da ben öyle olmasını istiyorum-, ben biraz kırgınım; hâl hatır soruyoruz, görüşmeyeli neler yaptığımızdan söz ediyoruz kısaca, sonra bir buluşma için sözleşip telefon numaralarımızı alıyoruz ve o “Telefonum bozuldu, bütün numaralar gitti.” yalanını savuruyorsun dilinle dişinin arasında -ki hep gülmüşümdür buna-. Yanındaki arkadaşının adını hatırlayamıyorum daha sonra. Sonra ilk buluşmamız bir pazar günü kahvaltısı tam on birde, dört buçuk saat kadar muhabbet… İkinci ve üçüncü buluşmamız… Dördüncü buluşmamız hayatımın/hayatımızın en güzel günü oluyor; söylenemeyen ne varsa söyleniyor o gün. Tam da salakça bir gülümseme yayılırken yüzüme, karşı masadaki kızı hatırlayıp kendime geldim; çünkü beni deli sanmasını hiç istemezdim.

     “Nan gibi aklımdasın.”

     Bir an öylesine çok istedim ki tam karşımda gülümseyerek bir şeyler anlatmanı, arada bir susup canımı acıtan o gülümsemeni o tarifi imkânsız güzelim yüzüne kondurmanı…

     Seni bu kadar özlemek, beni ne kadar utandırıyor bir bilsen…

     Kül tablasına baktım, üçüncü sigarayı söndürmek üzereydim; -açlıktan, üçüncü çaydan ve bir lokma bi’ şey yemeden içilen bilmem kaçıncı sigaradan olsa gerek- migrenimin başlayacağının farkına vardım. Kalktım; ayıp oluyor, dedi arkadaş çayın parasını ödemek istediğimde ve sağ olasın deyip düştüm yola.

     Seni böylesine özlemek…